08 05 2009

AYDIN DOĞAN'IN ZIRHLI MERCEDES'İ

     Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden tam 11 gün önce, 30 Ekim 1938'de, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Cadılar Bayramı arifesinde; Dünya'nın Marslılar tarafından istilâ edilmek üzere olduğu, gökyüzünden devasa büyüklükteki bir ateş topunun New Jersey yakınındaki Grover Mill civarına düştüğü CBS Radyo istasyonları ağı ile tüm ülkeye duyuruldu. Saat 20:15'de dans müziği kesilerek verilen acil haberde; uzaylıların ABD’deki birçok şehre saldırdıklarından bahsediliyordu. Amerikalılar kısa sürede büyük bir paniğe kapıldılar. Sonunda beklenen gerçekleşmiş, uzay savaşları başlamıştı. Marslıların uzay silahlarıyla ölmeden önce milyonlarca Amerikalı, akraba ve sevdiklerinin sesini son defa duyabilmek için telefonlara hücum ettiler, ülkedeki tüm telefon şebekeleri kilitlendi. Kiliseler, son dualarını yapmak isteyen ‘tövbekârlarla’ doldu. New York ve New Jersey'de gece karanlığı kamuflajında -hayatın sonunun verdiği kaos ile- birçok işyeri yağmalandı. Binlerce insan güvenlik güçlerini yardım için arıyordu ama polis ve askeri birlikler felç olmuştu. Radyo spikeri "karanlık bulutlar arasından, dev piton yılanlarına benzeyen gri renkli spiral şeklindeki binlerce okun yeryüzünü hedef aldığını" söylüyordu. Evlerini acilen terk eden New Yorklular parklarda ve açık alanlarda toplandılar. Panik ve korku had safhada idi. Yaşam yok oluyor, bilim-kurgu kitaplarında yazılan "Mars Atakları" sonunda gerçekleşiyordu. Kavgalı insanlar birbirleri ile barışıyorlar, anneler çocuklarına sımsıkı sarılıp ağlıyorlardı. Din kitaplarındaki tanrısal ayetlerde belirtilen; ateşle başlayan yeryüzü, yine gökyüzünden gelen ateşle son buluyordu. Yarın olmayacaktı, artık yeryüzünün "son perdesi" oynanıyordu.

 

     Cehennem haberlerini veren radyo spikeri titrek ve korku dolu sesiyle yayınına devam ediyordu:

 

   "Elimize ulaşan son habere göre; gökyüzünden metal silindir şeklinde bir meteor New Jersey, Princeton bölgesine düşmüş ve 1500 kişinin ölümüne neden olmuştur. Durum çok vahim sayın dinleyiciler. Radyo istasyonunun caddeye bakan penceresinden, uzay silahlarının namlularından alev püskürten Marslılar görüyorum, öldürdükleri insan cesetlerinin üzerine basarak ilerliyorlar. Vücutları bira damacanası gibi büyük, iri gözleri var, ıslak ve parlak derililer. Görüntülerinin detayını tam manası ile anlatmaya dilim varmıyor, çok iğrençler. Kafaya benzeyen şişliğin iki yanında yılanımsı gözlere sahip yaratıkların "V" şeklindeki ağızlarından balgamlı kırmızı salyalar akıyor, kıllı ve çirkin dudakları kalp atışı ritminde hareket ediyor.

 

     Aniden büyük bir patlama sesi duyulur. Radyo spikeri nefes nefesedir!

 

   Sayın dinleyiciler! Şu an yayını kesmek zorundayım! Marslılar radyo evinin kapısını zorluyorlar. Stüdyo duvarları kozmik silahlar ile delik-deşik olmuş vaziyette. Kendimi korumak için yan odaya geçiyorum. Lütfen radyolarınızın başından ayrılmayınız. Sizlerle yeniden birlikte olmak umuduyla, şimdilik hoşça kalın!"

 

     Amerika Birleşik Devletleri’nin her tarafına yayılan facia haberleri, Marslıların, Boston ve Chicago'yu haritalardan sildiklerini de bildiriyordu. Kanlarının son damlasına kadar savaşmak isteyen New Yorklular, zehirli gazlardan korunmak için ıslak havluları yüzlerini sarıp, ellerine geçirdikleri silâhlar ile sokaklarda Marslı avına çıktılar. New York, Marslılara kolay teslim edilmeyecekti!

 

     Radyo yayını toplam 1 saat 15 dakika sürdü.

 

***

 

     Uzaylıların Dünya'ya saldırısını panik halindeki ses tonuyla radyodan anons eden spiker, ‘Vatandaş Kane’ filminin başrol oyuncusu ve direktörü Orson Welles'ten başkası değildi ve Marslıların Dünya’ya saldırısı aslında onun kurgusal bir şakasıydı. Herbert George Wells'in ‘War of The Worlds / Dünyalar Savaşı’ isimli piyes diyaloglarını Radyo Tiyatrosu programında okuyan Orson Welles, Amerika Birleşik Devletleri'nde halkı galeyana getirip, büyük bir paniğe neden olmuştu.

 

***

 

     Uzaydan gelen saldırı şoku yatıştıktan sonra kamuoyunun protestoları ile karşılanan Welles; iletişim kavramları ve medyanın gücü konusunda ABD’de devrim yaratacak tartışmalar başlattı. İletişim ve haberciliğin insan mantalitesindeki gücünü anlayan ABD ve tüm Batılı ülkeler, yükselen Nazi tehlikesini bertaraf etmek için Hitler karşıtı propaganda filmleri yapımına ağırlık verdiler. Radyolardaki reklâm sayısı bir yıl içinde 5 kat arttı. 20. Yüzyılın ‘süperi’ olmak isteyen devletler uzay çağı ve uydu haberleşmesi için bütçelerinde büyük paylar ayırdılar.

 

     ‘Toplumsal naifliğin’ yönlendirilmesinde medyanın işlevini ‘Dünyalar Savaşı’ piyesi ile ispat eden Welles bir süre sonra ülkesinde dahi olarak anılmaya başlandı.

 

***

 

     Ordusu hakkında gerçek olmayan lojistik ve stratejik bilgiler taşıyan 'ulaklarını' plânlı şekilde düşman kuvvetlerine yakalatan Büyük İskender de, kitleleri yanıltmada iletişimden yararlanmıştır.

 

      21. Yüzyıl'da da; kendilerini yönetecek hükümetleri seçme kudretine sahip milyonlarca insan, medya kartellerinin 'filtrelediği’ haberler doğrultusunda düşünüyor, siyasi inanış ve yaşam stillerini biçimlendiriyorlar.

 

      Medya kurumlarındaki 'çoksesliliğin' iletişim kavramlarında kargaşa yaratacağına inanan küresel ekonominin; kendi öz çıkarları için küresel 'yalanlarını' tek elden yönetebilecek ‘küresel medya’ gücüne ihtiyacı var.

 

***

 

      Guatemala'daki iç savaş sırasında, kültürlerini ve lisanlarını korumak isteyen Maya halkının büyük çoğunluğu hükümet orduları tarafından soykırımı ile yok edildi. General Benedicto Lucas kumandasındaki Guatemala birliklerinin, 662 köyde katliam yaptığı günlerde, ABD devlet başkanı ‘aktör’ Ronald Reagan, "İnsan hakları konusunda, Guatemala'da hükümet desteğiyle çok büyük ilerlemeler kaydedildiğini" dünya kamuoyuna beyan ediyordu.

 

      1954 yılında başlayıp, 36 yıl süren Guatemala'daki hükümet birliklerinin plânlı soykırımı, ‘özgür’ Amerikan medyasında pek yer almadı. 1985 yılında New York Times Gazetesi'nde yayınlanan bir makale; komünist gerillaların Guatemala'da devlet kuvvetlerine saldırıp, ülkede terör estirdiklerinden bahsediyordu. Önde gelen televizyon şirketleri olan ABC, NBC ve CBS; Guatemala'daki olayları -sözleşmişcesine- "Komünist gerillalar ile hükümet güçleri arasındaki çatışma" başlığında verdiler. Kapitalizmin küresel borazanı Wall Street Journal'da yayınlanan bir makalede ise; "Guatemala'daki olaylarda ABD hükümetinin kesinlikle rolü olmadığı" yazılıyordu.

 

     1996 yılında -devlet terörü sona erdikten sonra- Guatemala Tarihi Gerçekler Komisyon'u tarafından yapılan tarafsız bir araştırmada; iç savaş sırasında ülkede 200.000 kişinin öldürüldüğü, hükümet birliklerinin teçhizat ve eğitim ihtiyacının ABD tarafından finanse edildiği kanıtlandı. Aynı komisyon tarafından, 1968 yılında, Zacapa ve İzabal bölgelerinde sivil halktan 10.000 kişiyi öldüren ‘ölüm timi’ Mano Blanca'nın katliamlarına, Amerikan Ordusu'nun özel komando grubu ‘Yeşil Berelilerin’ bizzat katıldığı resmen ispat edildi. Komisyon raporuna eklenen belgelerde; iç savaşın çıktığı tarihten itibaren Guatemala'dan Amerikan medya kuruluşlarına yollanan soykırım haberlerinin fotokopileri de iliştirilmişti.

 

***

 

     Gazeteci Ryszard Kapuscinski; "Şirketleşen medyanın temel görevinin -kendi ekonomik çıkarları lehinde- kamuoyunu yanıltmak olduğuna" inanıyor.

 

     Son yıllarda Türkiye'deki siyasi kademelere kadar varan yolsuzluk olaylarının kahramanları arasında ‘saygın basın mensuplarına’ rastlanması, Türk medyasının yıllar önce -şirketleşmekten de öte- çeteleştiğinin en açık kanıtıdır.

 

     Demokrasi lokomotifinin pistonlarından biri olması gereken ‘dördüncü kuvvet hür basın’ şirketleştiği ölçüde tarafsızlığından ödün vermeye -dolayısıyla da- medya kartellerinin zenginleşmesi, demokrasinin fakirleşmesine yol açıyor. Gazete patronlarının ekonomik çıkarları ile vatandaşların temel hakları arasındaki açının büyüklüğü, ülkedeki demokratik hak ve özgürlüklerin barometresini oluşturuyor. Türk kamuoyu global ve yerel olayları Aydın Doğan’ın zırhlı Mercedes’inin camlarından görmeye zorlanıyor.

 

***

 

     New York'ta yapılan Museum of Broadcasting Panel'inin yöneticisi, konuşmacılardan gazeteci Christiane Amanpour'a sorar:

 

    "Bosna Savaşı sırasındaki haberciliğiniz gerçekten çok mükemmeldi. Bosna'dan çok daha fazla -dört ay içinde bir milyon insanın katledildiği- Rwanda'ya niçin gitmediniz? "

 

     Dünyanın en iyi savaş muhabirlerinden biri olarak kabul edilen İran kökenli Amanpour, kadınsı dürüstlüğüyle sorunun cevabını veriyor:

 

    "Gazeteci olarak Rwanda'ya gittim ve bölgedeki haberleri en kısa zamanda merkeze ilettim. Ne yazık ki aynı tarihlerde, karısı ve garson aşığını öldürmekle suçlanan futbolcu O. J. Simpson'un cinayet davası tüm Amerikan televizyonlardan naklen veriliyordu. Bu nedenle Rwanda'dan yolladığım katliam haberleri -kamuoyunun ilgisini çekmeyeceği düşünülerek- CNN'de yayınlanmadı!"

 
MEHMET T. ÖZCİĞER

 

2005 - Maui - Hawai'i

0
0
0
Yorum Yaz